Select your region
and interface language
We’ll show relevant
Telegram channels and features
Region
avatar

إحياء علوم السنة

ihyauulumissunne
قال ابن المبارك : لا أعلم بعد النبوة درجة أفضل من بث العلم .
Subscribers
1 570
24 hours
-1
30 days
4
Post views
561
ER
35,8%
Posts (30d)
10
Characters in post
1 388
Insights from AI analysis of channel posts
Channel category
Religion and Spirituality
Audience gender
Female
Audience age
35-44
Audience financial status
Middle
Audience professions
Psychology & Counseling
Summary
February 18, 18:29

Ramazan’da iki şeyi bil:
- Zayıflığını ve acizliğini bil; Gücünün yetmeyeceği amelleri kendine yükleme. Bil ki Allah’a olan muhtaçlığını idrak etmek, tevbe ve O’na yönelişte ihlâslı olmak, kulun kalbini adım adım Mevlâsına götüren şeylerdir.
- Rabbinin merhametinin genişliğini, affının büyüklüğünü ve lütfunun bolluğunu bil; Özellikle bereket vakitlerinde, Allah’ın seni tövbe eden sevgili kullarının derecesine yükseltmesini veya O’na yönelen dostlarına yakın kılmasını kendine çok görme. İbadette gayretli, hayırda yarışanlardan ol. Zira O’nun mağfireti geniştir, O çokça seven (Vedûd) ve çokça merhamet edendir.
Allah ile kulun arasındaki bağı koparan hiçbir şey “iddia” ve “yeis/ümitsizlik” gibi değildir. Kendin için, ehli olmadığın bir şeyi iddia etmen ve Allah’ın rahmetinden ümitsizliğe düşmen… Hâlbuki O, buna ehildir.

February 18, 17:02

Mübarek ayınız hayırlı olsun.
Bizi bu aya ulaştıran Allah’a hamdolsun.
Allah bizleri ve sizleri, bu ayı iman ederek ve karşılığını yalnızca Allah’tan umarak ihya edenlerden ve orucunu hakkıyla tutanlardan eylesin.
1 Ramazan 1447

February 17, 20:16

Her belde halkının kendilerinin hilali görmesine itibar edileceğine dair bab
:
عن كريب: أن أم الفضل بنت الحارث بعثته إلى معاوية بالشام، قال: فقدمت الشام، فقضيت حاجتها، واستهل علي رمضان، وأنا بالشام فرأيت الهلال ليلة الجمعة، ثم قدمت المدينة في آخر الشهر، فسألني عبد الله بن عباس رضي الله عنهما، ثم ذكر الهلال، فقال: متى رأيتم الهلال؟ فقلت: رأيناه ليلة الجمعة، فقال: أنت رأيته؟ فقلت: نعم ورآه الناس، وصاموا وصام معاوية، فقال: لكنا رأيناه ليلة السبت، فلا نزال نصوم حتى نكمل ثلاثين، أو نراه، فقلت: أو لا تكتفي برؤية معاوية وصيامه؟ فقال: لا هكذا أمرنا رسول الله ﷺ.
Kureyb’den rivayet edildiğine göre: Ummu’l Fadl binti’l Haris onu Şam’da bulunan Muaviye’ye gönderdi. Kureyb dedi ki: Şam’a vardım ve onun ihtiyacını gördüm. Ben Şam’dayken Ramazan ayı girdi. Hilali
Cuma gecesi
gördüm. Sonra ayın sonunda Medine’ye döndüm. Abdullah bin Abbas radıyallahu anhuma bana (yolculuğumu) sordu, sonra hilalden söz açtı ve dedi ki: Hilali ne zaman gördünüz? Cuma gecesi gördük, dedim. Sen kendin mi gördün? diye sordu. Evet, ben de gördüm insanlar da gördü. (İnsanlar) Oruç tuttular, Muaviye de oruç tuttu, dedim. Bunun üzerine İbn Abbas: Fakat biz onu cumartesi gecesi gördük. Bu sebeple ya hilâli görene kadar ya da otuza tamamlayana kadar oruç tutmaya devam edeceğiz, dedi. Muaviye’nin görmesi ve oruç tutması sana yetmiyor mu? diye sordum.
Bunun üzerine;
Hayır, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem bize böyle emretti
, diye cevap verdi.
Sahih Muslim, 1087
İmam Tırmizi, Sünen’inde (693) bu hadisi tahric ettikten sonra dedi ki:
والعمل على هذا الحديث عند أهل العلم؛ أن لكل أهل بلد رؤيتهم.
İlim ehli katında amel (uygulama) bu hadis üzeredir. Her belde halkı için kendi görüşleri (hilali görmeleri) esastır.
Bu hususta ihtilaf olmakla beraber tâbi olduğumuz görüş, her belde halkının kendilerinin hilali görmesine itibar edilmesidir. Allahûâlem.

February 13, 13:45

Hayrılı bir amele güzel bir niyet ile başladıktan sonra şeytanın vesveselerine aldırış etme!
Abdullah bin Ahmed dedi ki:
سَمِعتُ أبي سُئِلَ عن الرَّجُلِ يَدخُلُ في الصَّلاةِ تطوُّعًا فيدخُل نفسَه شيءٌ؛ فقال: أرجو أنْ يُعطى على ما دَخَلَ فيه وإنْ تغيَّرت نيَّتُهُ، قال أبي: وكلُّ شيءٍ مِنْ أعمَالِ البرِّ يدخلُ فيه الرَّجُلُ بنيَّةٍ حَسَنَةٍ؛ فإنْ تمَّ على ذلك فهو الذي ليس فيه اختلافٌ، وإنْ تغيَّرت نيَّتُه فأرجو أنْ يُعطىٰ على أوَّل ما دَخَلَ فيه، مثل الصَّوم والصَّلاة.
Babamı (İmam Ahmed’i), nafile bir namaza başlayan ancak sonradan kalbine (riya veya dünyevi düşünceler gibi) bir şeyler giren kimse hakkında sorulurken işittim. Babam şöyle dedi: Niyeti sonradan değişse bile, namaza başladığı andaki hâli üzere mükafatlandırılacağını umarım.
Babam (İmam Ahmed) yine dedi ki: Bir kimsenin iyi bir niyetle başladığı her türlü hayırlı amel böyledir. Eğer amelini (işini) o niyet üzere tamamlarsa bu konuda (sevabı hak ettiği hususunda) zaten ihtilaf yoktur. Şayet (sonradan) niyeti değişirse, oruç ve namazda olduğu gibi işe başladığı ilk niyetine göre kendisine (ecir) verilmesini umarım.
Mesail Ahmed Rivayetu Abdullah, 250
İbn Ebi Şeybe dedi ki: Veki’ bize A’meş’ten, o da Hayseme’den, o da Haris bin Kays’tan tahdis etti, dedi ki:
إذا هممتَ بخيرٍ فعَجِّلهُ، وإذا أتاكَ الشَّيطانُ فقال: (إنّك تُرَائي)؛ فزِدْها طُولاً.
Bir hayır yapmaya niyetlendiğinde onu hemen gerçekleştir (erteleme). Eğer (amel esnasında) şeytan sana gelip, 'Sen (şu an) gösteriş yapıyorsun' derse, sen o ameli daha da uzat!
Musannef İbn Ebi Şeybe, 8579

February 13, 12:20

Cehmiyye çizgisindeki birçok Bid’at Ehli, bizim de kendileri gibi sıfatların mânâlarını tahrif ettiğimizi iddia eder ve bunu bazı örneklerle temellendirir.
Konuyu uzatmamak adına burada yalnızca iki tanesine değineceğim..
Allah azze ve celle buyuruyor ki:
فَالْيَوْمَ نَنْسٰيهُمْ كَمَا نَسُوا لِقَٓاءَ يَوْمِهِمْ هٰذَا وَمَا كَانُوا بِاٰيَاتِنَا يَجْحَدُون
Onlar bu günlerini unuttukları ve bizim ayetlerimizi inkâr ettikleri gibi biz de bugün onları unutacağız. (A’raf, 51)
Yine buyuruyor ki:
وَقَالَ اِنّ۪ي ذَاهِبٌ اِلٰى رَبّ۪ي
(İbrahim) Dedi ki: “Şüphesiz ben Rabbime gidiyorum.” (Saffat, 99)
Derler ki: “İşte siz de ‘unutmayı’ zahir anlamı dışında yorumladınız, tıpkı bizim yaptığımız gibi. Aynı şekilde İbrahim’in ‘Rabbime gidiyorum’ sözünü de hakikaten Allah’a gitmek şeklinde anlamadınız, ayeti zahirinden başka bir mânâya hamlettiniz!”
Bu muattıllara şöyle denir:
Bizi, imamlarınız olan Yunan filozoflarının usullerini takip etmekten koruyan ve Rahmân’ın kullarının yoluna hidayet eden Allah’a hamdolsun.
Biz, sizin gibi sıfatları peygamberlerin getirmediği kelâmî-felsefî prensiplere dayanarak zahirlerinden tahrif etmedik. Bilakis Kur’an’ı Kur’an’la tefsir ettik.
Birincisi:
“Biz de bugün onları unutacağız” ayeti:
Buradaki “unutma”nın gaflet ve dalgınlık anlamında olmadığını, bizzat Kur’an’dan öğrendik. Buradaki anlam “terk etme”dir.
Nitekim Allah azze ve celle şöyle buyurur:
لَا يَضِلُّ رَبّٖي وَلَا يَنْسٰى
“Rabbim ne yanılır, ne de unutur.” (Tâhâ, 52)
Yine buyurur ki:
لَا يَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِ وَلَٓا اَصْغَرُ مِنْ ذٰلِكَ وَلَٓا اَكْبَرُ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ
Ne göklerde ve ne de yerde zerre ağırlığında bir şey bile O’ndan gizli kalmaz. Bundan daha küçük ve daha büyük ne varsa, hepsi apaçık bir kitaptadır. (Sebe, 3)
Bu ve benzeri ayetler, Allah Teâlâ’nın ilminin kemalini ve her şeyi kuşatmış olduğunu gösterir. Gaflet ve dalgınlık anlamındaki bir unutmayı imkansız kılar.
İkincisi:
İbrahim aleyhisselam’ın “Ben Rabbime gidiyorum” sözü.
Burada muradın hakikaten Allah’a gitmek değil, başka bir yere hicret etmek olduğunu önce bağlamdan, sonra da yine Kur’an’ın kendisinden anladık.
Nitekim şöyle buyrulur:
فَاٰمَنَ لَهُ لُوطٌۢ وَقَالَ اِنّ۪ي مُهَاجِرٌ اِلٰى رَبّ۪ي
Lût ona iman etti ve dedi ki: “Ben Rabbime hicret ediyorum.” (Ankebut, 26)
Yine şöyle buyrulur:
وَمَنْ يَخْرُجْ مِنْ بَيْتِه۪ مُهَاجِرًا اِلَى اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ ثُمَّ يُدْرِكْهُ الْمَوْتُ فَقَدْ وَقَعَ اَجْرُهُ عَلَى اللّٰهِ
Kim evinden Allah’a ve Rasulü’ne hicret etmek üzere çıkar da sonra ölüm ona yetişirse, onun mükâfatı Allah’a aittir. (Nisa, 100)
Ayetlerin siyakından ve Kur’an’daki benzerlerinden, muradın hicret olduğunu; Allah Teâlâ’ya hakikaten bir mekâna gider gibi gitmek olmadığını anladık.
Siz ise ne dili, ne bağlamı, ne selefin tefsirini, ne fıtratı dikkate alıyorsunuz. Lafızları bağlamından koparıyor, sonra da onları kendi bozuk kelâmî esaslarınıza göre tahrif ediyorsunuz.

February 11, 16:52

Birtakım mülahazalar..
Allah’ın yarattığı her insani özellik içimizde bir yerlerde gizlenir ya da açığa çıkar; bazen artar, bazen azalır ama asla tamamen yok olmaz. Hepimiz bir konuda cesuruzdur, ama başka bir şeyden (gizlesek bile) korkaklık derecesinde korku duyarız. İnkar etsek de hepimiz bazen kendimize ya da başkalarına yalan söyleriz. Aynı zamanda hepimizin içinde insanların görmediği gizli doğrular vardır. Cömertliğimizle tanınsak bile bazen cimrilik ederiz, en cimri bildiklerimiz ise bazen bizim feda edemeyeceğimiz kadar cömertçe davranırlar.
Hatta iddia ettiğimiz o akıl bile... Her birimizin zihninde apaçık bir kusur gibi duran 'ahmakça' bir bölge vardır. Diğer taraftan en 'akılsız' görünenlerin bile bazen dâhileri hayrette bırakacak kadar basiretli ve hikmetli anları olur. Özetle; bizler beşeriyetimize dolanmış durumdayız, ağır bir insanlık yükü altında erdeme ulaşmaya çalışıyoruz. Bu hakikati kalbimle kavradığımdan beri, artık ne insanlardan mükemmellik bekliyorum ne de onların Rabbi dışında kimseden mağfiret diliyorum.

February 11, 12:03

“İnsan, kudreti zayıf, iradesi ise zorbadır.”
Allah azze ve celle, kullarına ne kavli ne de fiili olarak güçlerinin yetmeyeceği hiçbir şeyi yüklemez. Çünkü O, onların iç dünyalarında sakladıklarını ve azalarının neye güç yetirebileceğini en iyi bilendir. O kudreti ve ilmiyle, kulunda zayıflık, acziyet ve cahillik gördüğünde ona şefkatle muamele etmiştir.
Buna karşın kullar, hem kendi nefislerini hem de başkalarını, güçlerinin yetmeyeceği söz ve işlerle mükellef tutarlar. Bunun sebebi, insanın kendi nefsini tanımaması, iradesinin azgınlığı ve kudretinin zayıflığıdır. Denildiği gibi: “İnsan; kudreti zayıf, iradesi ise zorbadır.” Bu yüzden kendi nefsinden gücünün yetmeyeceği şeyler ister, başaramayınca da yeise ve ümitsizliğe düşer. Aynı şekilde diğer insanlardan da güçlerinin yetmeyeceği şeyler bekler. Bu da insanlarla olan husumetini, soğukluğunu ve onları kusurlu görmesini artırır.
Şayet insan insaflı olsaydı, hem kendisini hem de başkalarını rahat ettirirdi.

February 10, 09:22

Kader rüzgarları ve yakîn:
Kader rüzgarları sert estiğinde ve sebepler dairesi daraldığında, geriye sığınacağımız en güvenli liman ve yaslanacağımız en sağlam kale olarak yakîn kalır. Bu, bizim için merhametlilerin en merhametlisi olan, O’ndan daha kerem sahibi ve daha şefkatli kimse bulunmayan bir Rabbimiz olduğuna dair sarsılmaz bir inançtır.
Yalnızlığın ürpertisi veya zulmün (hüznün/derdin) acısı seni sardığında, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in kalbe huzur veren şu sözlerini hatırla:
للهِ أَرْحَمُ بِعِبَادِهِ مِنْ هَذِهِ بِوَلَدِهَا
Allah’ın kullarına olan merhameti, bu kadının çocuğuna olan merhametinden daha büyüktür. (Muttefekun Aleyh)
Öyleyse, annenden bile sana daha şefkatli olanın himayesindeyken nasıl kaybolmaktan korkarsın?
Bil ki; her sıkıntıda olan mümin, mutlaka Allah tarafından hayırla mükafatlandırılacaktır. Anlamakta zorlandığın her meselede O’nun hikmetine teslim olup razı gelirsen, ardında sınırlı aklımızın kavrayamayacağı ihsanlar ve lütuflar vardır. Nitekim Allah azze ve celle şöyle buyurur:
وَعَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْـًٔا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَعَسٰٓى اَنْ تُحِبُّوا شَيْـًٔا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُون
Hoşunuza gitmeyenler sizin için hayır, hoşunuza gidenlerse sizin için şer olabilir. Allah bilir, siz bilmezsiniz. (Bakara, 216)
Sakın bir an bile olsa "terk edildiğini" veya "önemsenmediğini" düşünme! Aksine sen ilahî gözetim altındasın, kudretli bir tedbirin içindesin… Gece gündüz işini evirip çeviren O’dur. Amelin O’na yükselir, ismin O’nun katında anılır.
Allah azze ve celle, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in kalbini teskin ederken şöyle buyurmuştur -ki her müminin bu hitaptan bir nasibi vardır-:
وَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ فَاِنَّكَ بِاَعْيُنِنَا
Rabbinin hükmüne sabret. Çünkü sen, bizim gözlerimizin önündesin. (Tûr, 48)
Yeryüzü tüm genişliğine rağmen sana dar geldiğinde, hemen Rabbine karşı hüsnü zanna sarıl. Çünkü O seni hep güzellikle muameleye alıştırdı ve senin için hayırdan başkasını takdir etmedi. Kudsi hadis’te de buyrulduğu gibi:
أنا عند ظن عبدي بي.
“Ben kulumun zannı üzereyim.” (Muttefekun Aleyh)
Vahyin gölgesine sığın. Zira Kur’an ve Sünnet’te yakînin serinliğini, her zorlukla beraber bir kolaylığın olduğunu ve her sıkıntının ardından yakın bir ferahlık geleceğinin müjdesini bulacaksın.

February 10, 09:16

Tökezleyen ruh..
Günümüzde tökezleyen kimse, kendisine karşı duyduğu öfke yüzünden yeniden nasıl ayağa kalkacağını unutur. Çevresinde art arda gelen imtihanlar, musibetler ve günahlar sebebiyle, Rabb’inden kendisine hayrın gelmeyeceğini zanneder. Ayağı tökezlediğinde saklanır, uzaklaşır, sanki yaşayanlar arasında ölü gibi olur. Şeytan etrafında dolaşır, türlü düşünceler, hayaller ve vesveselerle onu Rabb’inin rahmetinden ümitsizliğe sürükler. Aceleciliği ve fevriliğiyle, yavaş yavaş çamura batmaya başlar, ta ki kalbindeki imanı fark edemez hâle gelene kadar.
Tökezlemede bir sakınca yoktur, en çetin ve en ağır imtihan zamanlarında bile… Asıl olan, düşüşlerden sonra yeniden ayağa kalkmak ve Allah’tan hataları bağışlamasını dilemektir. Allah’ın, kalbini senin kalbinden daha hayırlı bir kalple değiştirmeye ve her işini lütfuyla düzeltmeye gücünün yettiğini asla küçümseme.
Ne şeytanın senin üzerinde bir yol bulmasına izin ver, ne de kötülüğü emreden nefsinin seni hareket etmekten alıkoymasına.
Allah’tan yardım iste, ümitsizliğe kapılma, hâlinin ıslahıyla ve duanla, hem kendine hem başkalarına destek ol.

February 07, 11:29

Dinin hususunda acele edip her konuşana kulak kabartma!
Abdullah bize tahdis etti, dedi ki: Babam bana sena etti, dedi ki: Affan bize sena etti, dedi ki: Hammad bin Zeyd bize sena etti, dedi ki: Ebu’t Teyyah bize sena etti, dedi ki: Mutarrif’i şöyle derken işittim:
أتى على الناس زمان وخيرهم في دينهم المسارع وأنه سيأتي على الناس زمان يكون خيرهم في دينهم المُتبين.
İnsanların üzerine bir zaman geldi ki, dinleri bakımından en hayırlıları acele eden kimselerdi. Yakında insanların üzerine öyle bir zaman gelecek ki, dinleri bakımından en hayırlıları, temkinli davrananlar/durumu iyice araştıranlar (hakkı batıldan ayırt edenler) olacaktır.
Ez-Zühd İmam Ahmed, 20/69
Hılyetu’l Evliya’da (2/209) “المتأني" lafzıyla rivayet edilmiştir. Yani: Acele etmeyen, temkinli davranan ve teeni ile hareketen eden demektir.
İslam’ın ilk dönemlerinde hayırda yarışmak ve hızlı hareket etmek esastı. Ancak fitnelerin ve şüphelerin arttığı sonraki dönemlerde, her duyduğuna inanmamak, meselelerin aslını araştırmak, hakkı batıldan, sünneti bid’atten ayırmak ve temkinli olmak en hayırlı tutum haline gelmiştir.